Mavi Orman bir yoga öğrencisi ve öğretmeni olan Defne Suman’ın “günlük” tarzı yazılmış yazılarından oluşuyor. Hava, Su, Toprak, Ateş ve Boşluk adını verdiği bölümlerinde; yogaya nasıl başladığını, yogalı bir hayat tarzını, ailesini, sevgililerini, arkadaşlarını, İstanbul-Portland arasında gidiş gelişlerini çok sade, anlaşılır ve akıcı bir dille anlatıyor.
Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Kasım 2011 Cumartesi
Mavi Orman - Defne Suman
Etiketler:
Defne Suman,
Günlük,
Kuraldışı Yayınları,
Türkçe
22 Ağustos 2011 Pazartesi
İskender - Elif Şafak
Romanın adı “İskender” ama içinde İskender’in hikayesi sadece diğer hikayelerden biri.... Bu kitap öncelikle bir kültür çatışması hikayesi, bir aşk hikayesi, bir ailenin kurulumu ve yıkımı hikayesi, tesadüf olmayan tesadüfler hikayesi.....
15 Haziran 2011 Çarşamba
Biz kimden kaçıyorduk Anne? - Perihan Mağden
Hikaye başından sonuna bir kaçış hikayesi.
Kimden kaçıyorlar?
Onlardan!
Çünkü onlar “kötüler” ve “ Çoklar”
30 Nisan 2011 Cumartesi
Serenad - Zülfü Livaneli
“Serenad” hakkında ne yazmalıyım? Nereden başlamalıyım? Neleri yazmalıyım? Neleri sizin keşfetmenize izin vermeliyim? O kadar zor ki buna karar vermek.
Hepimiz 2. Dünya savaşı hakkında az yada çok bilgiye sahibiz. Yahudilerin acımasızca yok edildiği yüzlerce film izlemişizdir. Ama ben bu kitap sayesinde, katılmamış olduğumuz bir savaşta bile birçok insanın dolaylı da olsa, politik zorunluluklar nedeniyle de olsa ölümlerine neden olduğumuzu gördüm. İnsanlık için, ölenler için, çocuklar için, bu utanç verici olaylar için taaaa midemin derinliklerinden gelen acılar hissettim.
Kitaptaki her olayı, her kişiyi anlatmak istiyorum ama o zaman okuyacak olanlara haksızlık etmiş olacağım. Özetleye bildiğim kadarıyla;
Zülfü Livaneli bu kitabı bir erkek olmasına rağmen bir kadın (Maya Duran) ağzından yazmış. Maya İstanbul Üniversitesi’nde rektörlükte çalışmaktadır. Olaylar üniversitede bir konuşma yapmak için gelecek olan saf ari Alman olan Prof. Maximillian Wagner’in İstanbul’a gelmesiyle başlıyor. Kendisini havaalanında Maya karşılar ve İstanbul’da olduğu sürece kendisini gezdirmek ve istediği yerlere götürmekle görevlidir.
Okurken benim hissettiklerim: Öncelikle kitap beni çok hırpaladı. Hem kalbimde ağrılar olmasına neden oldu, hem elimden bırakmak istemedim. Bazı hikayelerde gözlerimdeki yaşları tutamadım. Tarihi gerçekler karşısında şoklar yaşadım. İnsan oğlunun acımasızlığına, kötü kalbine üzüldüm. Yaşamak için dünyanın aslında ne kadar zor bir yer olduğunu hissettim.
Bize tarih derselerinde öğretilmeyen, anlatılmayan olaylara gelince;
2. Dünya Savaşı sırasında Alman Nazi rejiminden kaçarak Türkiye’ye gelen bilim adamları İstanbul Üniversitesi’nin temellerini oluşturmuşlar. Türkiye’ye kaçmak ve bizim ülkemiz halkımız için çalışma talepleri olmuş. Bu taleplerini o zamanın başbakanı İsmet İnönü’ye iletmişler fakat olumlu bir cevap alamamışlar. Daha sonra bir şekilde Atatürk’ün bu durumdan haberi olmuş ve Profesörleri Türkiye’ye getirmiş ve üniversitelerde hocalık yaptırmış. Çok iyi maaşlarla dersler vermişler bu profosörler. İstanbul Üniversitesi’ni kurmuşlar, hala hukuk fakültelerinde okutulan başucu kitaplarını yazmışlar, anayasamız da bile söz sahibi olmuşlar.
Aşağıdaki bahsedilen olayların detaylarını yazmak istemedim. Ama kitabı okumadan önce internette bir araştırma yapmanızı tavsiye ediyorum.
Mavi Alay Olayı: http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=151907
Struma Gemisi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Struma_(gemi)
Bu tarihi ana olayların yanındaki yan hikayelerse günümüze, bizim yaşantımıza ayna olacak, kendimizi sorgulayacak hikayelerdi. Mesela Maya’nın birlikte yaşağıdı oğluyla arasındaki kapanmayan uçurumun biraz sevgi, ilgi ile ne hale gelebileceğini kitabın sonunda harika bir süprizle göreceksiniz.
Yada kendi insanımız dediğimiz insanlarımızın cahillikleriyle, hırslarıyla bize nasıl zararlar verebileceğini de Maya ve Max’ı gezdiren şöför temsil etmiş sanırım. Maya’nın subay olan abisiyle konuşmaları, tartışmaları ise yazarın, içimizdeki seslerin, soruların ve bir taraftanda politik bakışın aynaları bence. Dikkatlice okunup üzerinde düşünülmesi gereken kısımlardır.
Ayrıca Atatürk’le ilgili hiç duymadığınız bazı tarihi olaylarda okuyacak ve şaşıracaksınız.
Gelelim bu şahane kitaba adını veren Serenad’a. Schubert’in Serenad’ından esinlenerek Max’ın büyük aşkı Nadia’ya yazıp, kemanla çaldığı kendi bestesidir Serenad. Hikaye bir yönüyle de bu notaların hüzünlü macerasıdır.
Biraz da kitaptan alıntı yapmak istedim;
Ayşe, Mari ve Nadia 3 ayrı kadın 3 hikaye. Maya’nın da dediği gibi “Birbirini tanımayan Türk, Ermeni ve Yahudi üç kadının başına gelenler dünyaya, insanlığa dair bütün umutlarımı yıkmış, neredeyse içinden yaşama isteğini çekip almıştı.” Yazar işte böyle zamanlar için de Maya’nın babaannesinin öğüdünü yazmış. “Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi oldugunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru!”
Ama tabiki hayatımızda güzel şeyler var. Mutluluk çok paran olması değil yada gelin olmak, çocuk sahibi olmak değil. Esas olan en başta kalbimizi kötü düşüncelere ön yargılara kapatmalıyız, yaşamımızın bir anlamı olması için çabalamalıyız.
Geçmişini devamlı tanımlayan başka bir ülke var mıdır acaba? Türkiye’de devamlı caddelerimizin, sokaklarımızın hatta şehirlerimizin bile isimlerini değiştirme telaşı var. Değiştirmek, dönüştürmek, birşeylerden kurtulmak telaşı. Bu konudaki tespitte gerçekten yerindeydi. “Bizanstan kurtul, Osmanlıdan kurtul, arap kültüründen kurtul, şimdi yeni moda kemalizmden kurtul, mavi alayı sakla, strumayı sakla, ermeni olayını sakla.” Max’ın dediği gibi “Bütün devletler kötüdür! Aslında devlet denen örgüt, kötülüğün sürdürülmesi için vardır.” En iyi sandığımız devlet, iktidar bile mutlaka birilerini öldürmüş zarar vermiş, hakkını yemiştir.
Bodrum müzesi ile ilgili de çok güzel bir bölüm var. Yapılacaklar listeme bunu ekledim. Müze gezmeyi sevmeme rağmen Bodruma kaç kez gittim birgün bile nedendir bilmem o müzeyi gezmek aklıma gelmedi. Bodrum’a gider gitmez gezilecek müze! Bu arada, Bodrum o kadar güzel anlatılmış ki yine Bodrum’a yerleşme hayallerim depreşti.
Ve son olarak, kötümser “işler daha kötü olamaz” diye feryat ederken, iyimser “olabilir, daha kötü de olabilir” dermiş. Şimdi söyleyin bakalım, Siz iyimser misiniz? Kötümser mi? Maya’nın anlattığı biri Alman ve biri Yahudi çift; Maximilian ve Nadia Deborah Wagner’ın anısı yolumuzu aydınlatsın.
Mutlaka okuyun……
29 Mart 2011 Salı
Firarperest - Elif Şafak
Evet yine bir Elif Şafak kitabı geldi. Biteli 3-4 gün oldu yeni fırsat bulabildim yazmak için.
Firarperest, yazarın farklı konulardaki yazılarının derlemesi şeklinde yazılmış bir kitap.
Okuması, anlaması çok kolay. Konular ağır ve vurucu. Okurken gün içinde aklımızdan geçen, sizi düşündüren birçok konu hakkında yazılarla karşılaşacaksınız. Bazıları gündelik hayattan, bazıları geçmişten. Aşk, erkekler, kadınlar, evlilik, yanlızlık her konuda kısa kısa güzel yazılar.
Benim içinde en beğendim yazılardan:
Edep: Kelimenin ne kadar güzel bir Türkçe kelime olduğuyla ilgili... yabancı dilde karşılığı neredeyse yok. Hele ses tonu.... hiç böyle bakmışmıydınız "Edep" e :)
Babalar, oğullar ve torunlar: Alıntı"Evladını uzaktan sevmekle olmuyor babalık. Bir de sevdiğini göstermek var. Kişi oğluna duygularını iletemiyorsa, kaskatı ahlak değerleri ya da belletilmiş erkeklik kodları adına kendini tutuyor, çocuğuna sarılamıyorsa, öyle sevgi, tek kanatla uçmaya çalışan kuş gibi..."
Baba ben eşcinselim: Alıntı "Babalık tek bir günde edinilen bir paye değil. Öğrenilmesi bir ömür süren bir hayat dersi aslında. Ve bir erkeğin babalık sınavında ne not alacağı bu tür duygusal dönemeçlerde çıkıyor ortaya."
"Bilmiyorum" Diyebilmek: Alıntı: "Sahi niye bir türlü bilmiyorum diyemiyoruz şu hayatta hemen hemen hiçbir konuda? Halbuki bir söyleyebilsek şunu, hafifleyeceğiz. Berraklaşacağız. Duru ve Yalın. Güzel şey "bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum" diyebilmek.
Bencil bir adam sevmek: Alıntı: "Fener kendi dibini aydınlatamaz. Işığını hep uzaklara yollar. kendinden fersah fersah öteye. Fenere yaklaştıkça ışık yerini gölgelere bırakır, aydınlık karanlığa evrilir."
Neler oluyor bize: Tam da şu günlerde, gazetelerde okuduğumuz yüreğimize derin izler bırakan taciz ve cinayet haberleriyle ilgili...
Leyla hanımı kim alacak: harika bir tespit yazısı.
Kendimi kaptırıp beğendiklerime birçok örnek vermek isterdim ama heyecanınızıda köreltmek istemiyorum.
Ve son olarak Elif Şafak'ın güzel bir önerisiyle bitiriyorum.
"Sevgili kadınlar, bir sabah uyanır da Melankolianım'ı salonunuzda bulursanız, kovmayın onu. İlginç kadındır tanımaya değer. Cioran okur, Cohen dinler, en çok griyi sever. Bir bardak çay için karşılıklı. Ve ne zaman ruh haliniz tökezlese, sizden daha bedbin birinin sesine kulak verin. Belli olmaz iyi gelebilir. Çivinin çiviyi söktüğü olmuştur."
23 Mart 2011 Çarşamba
Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali
Ne zaman YapıKredi'nin Beyoğlu'nda ki kitapçısına girsem nedense gözüme ilk ilişen kitaplardan biriydi "Kürk Mantolu Madonna", sonra bir yerlerde Sabahattin Ali'nin Türkçemizi nasıl güzel kullandığı ile ilgili bir yazı okudum ve bu kitabı böylece alıp okumaya karar verdim.
Kitabın ismindeki Madonna'dan aklınıza sakın şarkıcı Madonna'yla alakalı olduğu gelmesin :)
Kahramanımız Almanya'da yaşarken gittiği bir sergide bir resim görür ve bu resme aşık olur. Bu resmin ismidir "Kürk Mantolu Madonna" ve ressamın otobiyografik bir resmidir.
Kahramanımız Raif efendinin siyah kaplı bir deftere aşkıyla ilgili aldığı notların bir iş arkadaşı tarafından okunması şeklinde gelişir roman.
Raif efendi ölüm döşeğinde hayatı boyunca herkesten sır gibi sakladığı büyük aşkını çok kısacık tanıdığı bu mesai arkadaşına bu defter sayesinde açıklar.
Aşk romanıdır: Çünkü ulaşılamayan, anlaşılmayan beklenilen bir aşkı anlatır. Hem çok masumdur bu aşk hem çok ihtiraslı.......... Yıllarca beklenilen bir aşk.
Etrafımızda tanımadığımız yada tanıdığımızı düşündüğümüz insanların neler yaşamış olabileceklerini düşündüren bir romandır. Okurken çok güzel betimlenmiş gerçek insan tiplemeleri ile karşılaşacaksınız.
Mütevazidir bu roman: çünkü ne dilinde, ne kurduğunuz hayalinizde sizi abartıya itecek hiçbirşey bulamassınız.
Seçtiğimiz yolların, verdiğimiz kararların hayatımızı nasıl etkilediğini düşündürür.
Sonunda bana en çok hissettirdiği şey ise insanın ölmesi için illaki toprak altına girmesi gerekmiyor, yaşarken de aslında ölmüş olabiliyoruz. Değer verdiğimiz şeylerin küçükcük yanlış anlaşmalar yüzünden hayatımızdan çıkmalarına engel olmamız gerekiyor. Sorgulamalı, birbirimizi dinlemeli ve anlamalıyız.
İlk baskısını 1943 yılında yapmış olan bu romanı Türkçemizin nasıl güzel bir dil olduğunu görmek için bile okumaya değer. Çevirmene göre ağzınızda bir rus romanı tadı bırakacaktır.
Sabahattin Ali’nin bütün kitaplarını okumak için listeme aldım ben.
Tutkularımızın rehberimiz olmasını diliyorum yaşamımız boyunca....
Not: Aldığım duyumlara göre, roman yakın zamanda film olarak çekilecekmiş.
YKY - 160s -
17 Mart 2011 Perşembe
Siyah Süt - Elif Şafak
Bütün kadınlar bir şekilde post-natal sendrom hakkında birşeyler duymuşlardır. Hamile kadınlar mutlaka duymuşlardır.
“Siyah Süt” adı nedeniyle insanlara ilk başta çok itici bir kitap izlenimi veriyor özellikle de eğer hamileyseniz. Nitekim bu kitabı okuduktan sonra tavsiye ettiğim insanlarda önce ismiyle alakalı, sonra da post-natal sendromla alakalı olduğu için okumak istemedikleri izlenimini edindim.
Ben kitabı, hamilelikten sonra böyle birşey yaşar mıyım? beni neler bekliyor acaba diye merakımla okumuştum açıkcası. Okumaya başlamadan önce de, acaba beni olumsuz etkiler mi? canımı sıkar mı?, diye düşünmedim değil. Hem de Elif Şafak’ın hiçbir kitabını henüz okuma fırsatı bulamamış, tarzını bilmiyorken….. Okuduktan sonra da, iyi ki de okumuşum, demiştim. Sonra da, Nevzat’a okutmuştum. Lohusalık dönemimde bana göstermiş olduğu anlayış ve yardımlardan dolayı, kitabın faydası olduğunu düşünüyorum.
Kitabı okurken bir kere çok eğlendim. İlk çocuğunu doğuran bir anne ve doğum sonrası tam tamına 10 ay süren post-natal sendromu sırasında yaşamış olduklarıyla alakalıydı. Bu anne yazar olunca, tabi ki kitapta bol bol tanıdığım ya da tanımadığım yazarların hayatlarından kesitler okuma fırsatım oldu. Onların hayatlarına Elif Şafak’ın bakış açısını, o yazarların bilmediğim kadınca, erkekce yönlerini gördüm. Sevgi Soysal’ın Tante Rosa kitabıyla tanışmam da Elif Şafak sayesinde oldu. Tante Rosa’da Sevgi Soysal herşeyi bırakıp gidebilen bir karakter yaratmış “Bir mektup bıraktı Tante Rosa arkada üç çocuk bıraktı, biri emzikte, kaz kızartması ve elma pastası yapmasını, yemek masası örtülerini kolalamasını, dolapları yerleştirmesini öğrettiği hizmetçi kızı bıraktı. Margarita ekili bir küçük bahçe, tahta merdievenli, yüksek tavanlı, çalar saatli bir ev bıraktı, her Pazar sabahı kiliseye giden, he Pazar öğleden sonra koynuna giren kocayı bıraktı, şapka giyen komşu kadınları, sümüklü çocuklarını bıraktı, onların kocalarını, onların da kaz kızartmalı hayatlarını bıraktı, kiliseyi bıraktı, çan seslerini, org seslerini, noel şarkılarını bıraktı, kiliseden dönen çocukların attığı kar topuyla delinen camı tıkadığı sol memesini, yüreğini yağ tabakasıyla örten sol memesini bıraktı. Gitti.”
Bu sendromu tüm kadınların şiddetleri farklı olarak yaşadığını öğrendim. Hangi sosyal gruptan olursan ol bu sendromu yaşayıp yaşamama garantin yok. İlk çocuğunda yaşamamışsın, ikincide yaşamayacağın garantisi de yok.
Kitapta, bu annenin içindeki yani aslında hepimizin içindeki kadınları minyatür bir şekilde canlandırıp, bunları birbiriyle kavga ettirmiş Elif Şafak. Bu kadınların hepsini çok sevdim ben. Kitabı okurken bazen hangisini daha çok sevdiğimi sorguladım ama kitap bittiğinde gördüm ki, hepsinin birbirine ihtiyacı var... hepsi birbirini besliyor ve hepsi bizim olan kadınlar bunlar. Belki çoğumuz bu kadınların içimizde olduğundan haberimiz bile yok.
Diğer sizi eğlendireceğini düşündüğüm bölüm “Evde Kalmış Kız Manifestosu” Gerçekten çok eğlenceliydi.
Yazarın, pospartum depresyon günlerini en güzel anlatan cümlesi ise “Hamilelik bir nehirdi, lohusalık ise bir denizmiş. Öyle engin bir denizmiş ki kıyının ne tarafta olduğunu anlayamıyorsun. Suların mavisi öylesine ele geçirmiş ki ruhunu, bir daha medeniyete dönebileceğini, eskisi gibi olabileceğini sanmıyorsun.”
Ana fikir olarak, hamilelik ve anne olmak hormonların da etkisiyle hepimizi korkutabilir, bizi artık sonu olmayan fedakarlıklar silsilesinin içine itmiş olabilir. Bu bizi, kendimizi, sevdiklerimizi acımasız bir şekilde sorguladığımız dönemde sonunda anlıyoruz ki, herkes kendi seçtiği yolda doğruyu seçmiştir. Kimisi yazarlığı seçer, hayatı boyunca bir çocuk sahibi olmayı istemez, kimisi çocuk doğurarak eski hayatından fedakarlık eder, kimisi ikisini de yürütür, herkesin seçimi kendi hayatının akışında doğrudur. Anais Nin’in dediği gibi: “Yaşadığımız hayatın ne denli geniş ya da dar olduğu bizim taşıdığımız cesarete bağlıdır”
Ve yazarın depresyon sırasındaki şu çığlığını çoğu kadın anne olduktan sonra içinden ya da dışından söylemiştir. “Okumaz oldum, yazamaz oldum. Ne okuması ne yazması, düşünemez oldum.”
Bu kitabı okuyarak, hepimizin iç sesleri, Pratik Akıl hanım, Can Derviş hanım, Hırs Nefs hanım, Sinik Entel hanım, Anaç Sütlaç hanım, Saten Şehvet hanım ve tabi ki Lord Poton nam-ı diğer Post-natal deprasyonla tanışmanızı tavsiye ederim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





