“Onlar yoksulluğun, para kazanmakla unutulacak bir
suç olduğunu sanacak kadar masum insanlardı.” Celal Salik, defterlerden
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Mayıs 2012 Çarşamba
Masumiyet Müzesi – Orhan Pamuk
14 Ekim 2011 Cuma
Yabancı - Albert Camus
Arka kapak; “Yabancı, Camus’nün ilk ve en çok ses getiren yapıtıdır. Romanda, bir Arap’ı öldüren ama bu suçtan çok, yalnızca gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen bir “yabancı” aracılığıyla, 20. yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşma anlatılır.
22 Ağustos 2011 Pazartesi
İskender - Elif Şafak
Romanın adı “İskender” ama içinde İskender’in hikayesi sadece diğer hikayelerden biri.... Bu kitap öncelikle bir kültür çatışması hikayesi, bir aşk hikayesi, bir ailenin kurulumu ve yıkımı hikayesi, tesadüf olmayan tesadüfler hikayesi.....
15 Haziran 2011 Çarşamba
Biz kimden kaçıyorduk Anne? - Perihan Mağden
Hikaye başından sonuna bir kaçış hikayesi.
Kimden kaçıyorlar?
Onlardan!
Çünkü onlar “kötüler” ve “ Çoklar”
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Pastoral Senfoni - Andre Gide
Andre Gide 1947’de Nobel ödülü almış Fransız bir yazar. Homoseksüelliği nedeniyle çok tepkiler almış, Gide severler tarafından tutunamayanlardan biri olarak nitelendirilen hem içimizden birilerini anlatan, hem de aslında konuşmaya korkulan konuları dile getirmekten çekinmeyen bir yazardır.
Pastoral Senfoni, kısa bir hikayedir. Beethoven’ın Pastoral Senfoni adlı eserinden almıştır adını. Hikayenin bir yerinde renkleri anlatmak ister Peder, küçük kız Gertrude’a. İşte bu senfoninin tınılarıyla birleştirir renkleri ve gerçekten insanın hayal gücünü zorlayan bir anlatım çıkar ortaya.
Hikayenin konusu, bir din adamının bir şekilde bulup eve getirdiği kör kızla olan sevgisi, aşkıdır. Eve girdiği andan itibaren pederin karısı tarafından tepkiyle karşılanır Gertrude. Hem pistir, hem konuşamıyordur, hem kördür ve zekasından da şüphe edilmektedir. Peder Gertrude’u yıkar, temizler, yeni kıyafetler giydirir ve ona konuşmayı öğretir.
Birlikte zaman geçirdikçe Gertrude Pedere aşık olur. Ve bu aşktan rahatsızlık duymaz. Çünkü düşündüğü şey kör bir kızla kimsenin evlenmeyeceğidir ve bu durumda pederle birbirlerini sevmelerinin bir zararı yoktur.
Peder’in oğlu, Gertrude’a piyano çalmayı öğretir. Aralarında bir yakınlaşma olur.
Peder bundan rahatsızlık duyar ve oğlunu evden uzaklaştırır.
Aradan geçen zamanda bir gün Gertrude’un gözleri ameliyatla açılır ve işte o zaman küçük kız sevdiği kişinin aslında pederin oğlu olduğunu anlar. Dünyanın hiç de gözleri kör iken gördüğü gibi olmadığını da.
Ben çok sevmiştim bu hikayeyi. Anlatım, betimlemeler çok güzel.
Gide, zor okunan ama anladıkça da çok seveceğiniz bir yazar.
Bu hikayenin Türkiye'de artık basımı yok bildiğim kadarıyla. Eğer sahaflarda bulursanız alın okuyun kitaplığınızda bulunsun. Tavsiye ederim.
Paylaş
30 Nisan 2011 Cumartesi
Serenad - Zülfü Livaneli
“Serenad” hakkında ne yazmalıyım? Nereden başlamalıyım? Neleri yazmalıyım? Neleri sizin keşfetmenize izin vermeliyim? O kadar zor ki buna karar vermek.
Hepimiz 2. Dünya savaşı hakkında az yada çok bilgiye sahibiz. Yahudilerin acımasızca yok edildiği yüzlerce film izlemişizdir. Ama ben bu kitap sayesinde, katılmamış olduğumuz bir savaşta bile birçok insanın dolaylı da olsa, politik zorunluluklar nedeniyle de olsa ölümlerine neden olduğumuzu gördüm. İnsanlık için, ölenler için, çocuklar için, bu utanç verici olaylar için taaaa midemin derinliklerinden gelen acılar hissettim.
Kitaptaki her olayı, her kişiyi anlatmak istiyorum ama o zaman okuyacak olanlara haksızlık etmiş olacağım. Özetleye bildiğim kadarıyla;
Zülfü Livaneli bu kitabı bir erkek olmasına rağmen bir kadın (Maya Duran) ağzından yazmış. Maya İstanbul Üniversitesi’nde rektörlükte çalışmaktadır. Olaylar üniversitede bir konuşma yapmak için gelecek olan saf ari Alman olan Prof. Maximillian Wagner’in İstanbul’a gelmesiyle başlıyor. Kendisini havaalanında Maya karşılar ve İstanbul’da olduğu sürece kendisini gezdirmek ve istediği yerlere götürmekle görevlidir.
Okurken benim hissettiklerim: Öncelikle kitap beni çok hırpaladı. Hem kalbimde ağrılar olmasına neden oldu, hem elimden bırakmak istemedim. Bazı hikayelerde gözlerimdeki yaşları tutamadım. Tarihi gerçekler karşısında şoklar yaşadım. İnsan oğlunun acımasızlığına, kötü kalbine üzüldüm. Yaşamak için dünyanın aslında ne kadar zor bir yer olduğunu hissettim.
Bize tarih derselerinde öğretilmeyen, anlatılmayan olaylara gelince;
2. Dünya Savaşı sırasında Alman Nazi rejiminden kaçarak Türkiye’ye gelen bilim adamları İstanbul Üniversitesi’nin temellerini oluşturmuşlar. Türkiye’ye kaçmak ve bizim ülkemiz halkımız için çalışma talepleri olmuş. Bu taleplerini o zamanın başbakanı İsmet İnönü’ye iletmişler fakat olumlu bir cevap alamamışlar. Daha sonra bir şekilde Atatürk’ün bu durumdan haberi olmuş ve Profesörleri Türkiye’ye getirmiş ve üniversitelerde hocalık yaptırmış. Çok iyi maaşlarla dersler vermişler bu profosörler. İstanbul Üniversitesi’ni kurmuşlar, hala hukuk fakültelerinde okutulan başucu kitaplarını yazmışlar, anayasamız da bile söz sahibi olmuşlar.
Aşağıdaki bahsedilen olayların detaylarını yazmak istemedim. Ama kitabı okumadan önce internette bir araştırma yapmanızı tavsiye ediyorum.
Mavi Alay Olayı: http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=151907
Struma Gemisi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Struma_(gemi)
Bu tarihi ana olayların yanındaki yan hikayelerse günümüze, bizim yaşantımıza ayna olacak, kendimizi sorgulayacak hikayelerdi. Mesela Maya’nın birlikte yaşağıdı oğluyla arasındaki kapanmayan uçurumun biraz sevgi, ilgi ile ne hale gelebileceğini kitabın sonunda harika bir süprizle göreceksiniz.
Yada kendi insanımız dediğimiz insanlarımızın cahillikleriyle, hırslarıyla bize nasıl zararlar verebileceğini de Maya ve Max’ı gezdiren şöför temsil etmiş sanırım. Maya’nın subay olan abisiyle konuşmaları, tartışmaları ise yazarın, içimizdeki seslerin, soruların ve bir taraftanda politik bakışın aynaları bence. Dikkatlice okunup üzerinde düşünülmesi gereken kısımlardır.
Ayrıca Atatürk’le ilgili hiç duymadığınız bazı tarihi olaylarda okuyacak ve şaşıracaksınız.
Gelelim bu şahane kitaba adını veren Serenad’a. Schubert’in Serenad’ından esinlenerek Max’ın büyük aşkı Nadia’ya yazıp, kemanla çaldığı kendi bestesidir Serenad. Hikaye bir yönüyle de bu notaların hüzünlü macerasıdır.
Biraz da kitaptan alıntı yapmak istedim;
Ayşe, Mari ve Nadia 3 ayrı kadın 3 hikaye. Maya’nın da dediği gibi “Birbirini tanımayan Türk, Ermeni ve Yahudi üç kadının başına gelenler dünyaya, insanlığa dair bütün umutlarımı yıkmış, neredeyse içinden yaşama isteğini çekip almıştı.” Yazar işte böyle zamanlar için de Maya’nın babaannesinin öğüdünü yazmış. “Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi oldugunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru!”
Ama tabiki hayatımızda güzel şeyler var. Mutluluk çok paran olması değil yada gelin olmak, çocuk sahibi olmak değil. Esas olan en başta kalbimizi kötü düşüncelere ön yargılara kapatmalıyız, yaşamımızın bir anlamı olması için çabalamalıyız.
Geçmişini devamlı tanımlayan başka bir ülke var mıdır acaba? Türkiye’de devamlı caddelerimizin, sokaklarımızın hatta şehirlerimizin bile isimlerini değiştirme telaşı var. Değiştirmek, dönüştürmek, birşeylerden kurtulmak telaşı. Bu konudaki tespitte gerçekten yerindeydi. “Bizanstan kurtul, Osmanlıdan kurtul, arap kültüründen kurtul, şimdi yeni moda kemalizmden kurtul, mavi alayı sakla, strumayı sakla, ermeni olayını sakla.” Max’ın dediği gibi “Bütün devletler kötüdür! Aslında devlet denen örgüt, kötülüğün sürdürülmesi için vardır.” En iyi sandığımız devlet, iktidar bile mutlaka birilerini öldürmüş zarar vermiş, hakkını yemiştir.
Bodrum müzesi ile ilgili de çok güzel bir bölüm var. Yapılacaklar listeme bunu ekledim. Müze gezmeyi sevmeme rağmen Bodruma kaç kez gittim birgün bile nedendir bilmem o müzeyi gezmek aklıma gelmedi. Bodrum’a gider gitmez gezilecek müze! Bu arada, Bodrum o kadar güzel anlatılmış ki yine Bodrum’a yerleşme hayallerim depreşti.
Ve son olarak, kötümser “işler daha kötü olamaz” diye feryat ederken, iyimser “olabilir, daha kötü de olabilir” dermiş. Şimdi söyleyin bakalım, Siz iyimser misiniz? Kötümser mi? Maya’nın anlattığı biri Alman ve biri Yahudi çift; Maximilian ve Nadia Deborah Wagner’ın anısı yolumuzu aydınlatsın.
Mutlaka okuyun……
23 Mart 2011 Çarşamba
Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali
Ne zaman YapıKredi'nin Beyoğlu'nda ki kitapçısına girsem nedense gözüme ilk ilişen kitaplardan biriydi "Kürk Mantolu Madonna", sonra bir yerlerde Sabahattin Ali'nin Türkçemizi nasıl güzel kullandığı ile ilgili bir yazı okudum ve bu kitabı böylece alıp okumaya karar verdim.
Kitabın ismindeki Madonna'dan aklınıza sakın şarkıcı Madonna'yla alakalı olduğu gelmesin :)
Kahramanımız Almanya'da yaşarken gittiği bir sergide bir resim görür ve bu resme aşık olur. Bu resmin ismidir "Kürk Mantolu Madonna" ve ressamın otobiyografik bir resmidir.
Kahramanımız Raif efendinin siyah kaplı bir deftere aşkıyla ilgili aldığı notların bir iş arkadaşı tarafından okunması şeklinde gelişir roman.
Raif efendi ölüm döşeğinde hayatı boyunca herkesten sır gibi sakladığı büyük aşkını çok kısacık tanıdığı bu mesai arkadaşına bu defter sayesinde açıklar.
Aşk romanıdır: Çünkü ulaşılamayan, anlaşılmayan beklenilen bir aşkı anlatır. Hem çok masumdur bu aşk hem çok ihtiraslı.......... Yıllarca beklenilen bir aşk.
Etrafımızda tanımadığımız yada tanıdığımızı düşündüğümüz insanların neler yaşamış olabileceklerini düşündüren bir romandır. Okurken çok güzel betimlenmiş gerçek insan tiplemeleri ile karşılaşacaksınız.
Mütevazidir bu roman: çünkü ne dilinde, ne kurduğunuz hayalinizde sizi abartıya itecek hiçbirşey bulamassınız.
Seçtiğimiz yolların, verdiğimiz kararların hayatımızı nasıl etkilediğini düşündürür.
Sonunda bana en çok hissettirdiği şey ise insanın ölmesi için illaki toprak altına girmesi gerekmiyor, yaşarken de aslında ölmüş olabiliyoruz. Değer verdiğimiz şeylerin küçükcük yanlış anlaşmalar yüzünden hayatımızdan çıkmalarına engel olmamız gerekiyor. Sorgulamalı, birbirimizi dinlemeli ve anlamalıyız.
İlk baskısını 1943 yılında yapmış olan bu romanı Türkçemizin nasıl güzel bir dil olduğunu görmek için bile okumaya değer. Çevirmene göre ağzınızda bir rus romanı tadı bırakacaktır.
Sabahattin Ali’nin bütün kitaplarını okumak için listeme aldım ben.
Tutkularımızın rehberimiz olmasını diliyorum yaşamımız boyunca....
Not: Aldığım duyumlara göre, roman yakın zamanda film olarak çekilecekmiş.
YKY - 160s -
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






